Son Dakika Haberler
banner

MANEVİ HASTALIK

MANEVİ HASTALIK
Okunma : Yorum Yap
banner

Günümüzde bedensel hastalıklarımızın tedavisine vermiş olduğumuz önemi, manevi (kalbî) hastalıklarımızın tedavisine verdiğimizi söylemek oldukça güçtür. Hâlbuki her ikisi de aynı derecede önemli ve mutlaka tedavi edilmesi gereken hususlardandır. Öyleyse sorun nedir? Ya bu durumun farkında değiliz ya da farkında olmakla birlikte çaresizlik içerisindeyiz; yol ve yöntem açısından desteğe ihtiyacımız olduğu hâlde bu desteği bulamıyoruz, demektir.

Sözlükte “görmek” anlamındaki “re’y” kökünden bir ahlak terimi olan “riya”, “ihlas” ve “sıdk” kavramlarının zıddıdır. Yani riyanın(Gösteriş) bulunduğu kalpte ihlas ve sıdk, bu ikisinin bulunduğu yerde de riya olmaz demektir. Riya, Allah için yapılması gereken amel ve ibadeti, kullara gösteriş olsun veya onların beğenisini, saygınlığını kazanmak veya onlardan dünyevi bir çıkar sağlamak amacıyla ve dolayısıyla da inandığından farklı bir şekilde davranmayı ifade eder.

Riya, kaynaklarımızda Allah’tan başkasının hoşnutluğunu kazanma düşüncesiyle amelde ihlası terk etme; Allah’a itaat eder görünerek kulların takdirini kazanmayı isteme; ibadeti Allah’tan başkası için yapma, ibadetleri kullanarak dünyevi çıkar peşinde olma; Allah’ın emrini yerine getirmek maksadıyla değil, insanlara gösteriş olsun diye iyilik yapma; insanların görmesi ve takdir etmesi için ibadeti açıktan yapma vb. şekillerde tanımlanmıştır. (Cürcani, et-Ta’rifat, Riya mad.; Gazali, İhya, III, 297; Çağrıcı, “Riya”, 137.) Bu ifadeler, bize, riya kavramının kapsamını ve hemen hemen tüm boyutlarını verir niteliktedir.

Kur’an-ı Kerim’de ‘riya’ kavramının beş ayette geçtiğini görüyoruz: İlk iki ayette ibadet niyeti taşımadan, Allah rızasını gözetmeden, sadece gösteriş olsun diye “sadaka verenler” (Bakara, 2/264; Nisa, 4/38.), üçüncü ayette gösteriş ve şöhret için “savaşa katılanlar” (Enfal, 8/47), diğer ikisinde de gösteriş için “namaz kılanlar” (Nisa, 4/142; Maun, 107/6.) zikredilerek kınanmışlardır. Öte yandan içerisine riya karışan ibadet ve amelin özü kaybolduğu için kuru bir davranıştan ibaret oluşu ve imanın kalbe tam olarak yerleşmediğinin bir işareti oluşu, Kur’an’da şöyle ifade edilir: “Ey iman edenler! Allah’a ve ahiret gününe inanmadığı hâlde insanlara gösteriş olsun diye malını harcayan kimse gibi, sadakalarınızı başa kakmak ve gönül kırmak suretiyle boşa çıkarmayın…” (Bakara, 2/264.) Bu nedenledir ki riya ve riyakârlık Kur’an-ı Kerim’de münafıklara nispet edilmiş ve müminlerin riyadan uzak durmaları istenmiştir: “Bunlar, mallarını insanlara gösteriş için harcayan, Allah’a ve ahiret gününe de inanmayan kimselerdir…” (Nisa, 4/38.) Nitekim kalbinde riya duygusu bulunarak namaz kılan bir kimsenin, namazını yeniden inşa etmesi mümkün değildir. Çünkü hastalık neredeyse tedaviye oradan başlamak gerekir. Önce kalpteki riya hastalığı, tövbe ve ihlas disipliniyle tashih edilmeli, ondan sonra mutmain bir kalp ile divan-ı ilahîye durulmalıdır ki ibadet ve namazdan umulan sonuç elde edilebilsin (Dinle Neyden, s. 54.), yani insanı kötülüklerden alıkoyabilsin.

Riya kavramı Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’in hadislerinde de geçer. Burada bir kutsi hadisi hatırlatmakta yarar görüyoruz. Cenab-ı Hakk’ın “İşlediği bir amelde benden başkasını bana ortak koşan kişiyi de onun şirkini de reddederim.” (Müslim, Zühd, 46; İbn Mace, Zühd, 21.) buyurması ve yine Efendimiz (s.a.s.)’in ashabına kendileri için en fazla korktuğu şeyin “küçük şirk” olduğunu söylemesi; ashabın da “Ey Allah’ın Rasulü, küçük şirk nedir?” diye sorması üzerine “riyadır” şeklinde cevap vermesi, riyanın tedavi edilmesi gereken ne kadar mühim bir hastalık olduğunu ortaya koymaktadır. Hadisin devamında Yüce Allah’ın kıyamet gününde kullara amellerin karşılığını verdiği zaman, onlara, “Dünyada kendilerine riyakârlık yaptıklarınızın yanına gidin! Bakın acaba onların yanında bir mükâfat ya da hayır görebilir misiniz?” diyeceği ifade edilmektedir. Peygamber Efendimiz başka bir hadis-i şeriflerinde de, “Ümmetim için gizli şirk ve şehvetten kaygı duyuyorum.” buyurmuş; “Sizden sonra da şirk olacak mı?” sorusuna da, “Evet, fakat güneşe, aya, taşa ve puta tapmak şeklinde olmayacak, insanlar ibadetlerini riya için yapacaklar.” cevabını vermiştir. (Müsned, IV, 124.)

Günümüz İslam toplumlarında ne yazık ki konu ile ilgili ayet ve hadislerde ifade edilen hususların tezahürlerine sıkça rastlanmaktadır. Yapılan ibadetlerin ihlas ile yapılması ne kadar önemliyse, yapılan iyiliklerin minnetsiz, hayır ve hasenatın hiçbir karşılık beklemeden yapılması da o kadar önemlidir. Zira tevhit dinine mensup insanların kendilerini bir şekilde gizli şirkten veya nifaktan korumaları gerekir.

İnsanı riyakârlığa sevk eden sebeplerin başında “ucb” yani kendini beğenme duygusu gelir. Kötülenmekten korkma, şan, şöhret ve birtakım menfaatlere ulaşma isteği de insanı riyakâr olmaya iten sebeplerdendir. Mevlana Mesnevi’sinde menfaat karşılığı ve gösteriş için ibadet edenleri şöyle tavsif eder: Nice kişiler vardır ki, ibadetlerini menfaat karşılığı yaparlar da sapıtırlar, ibadetleri ile sevap kazanmaya ve dolayısıyla cenneti elde etmeye çalışırlar. Böylece onların ibadet diye yaptıkları işler, birer gizli günah olmaktadır. Çünkü Hak’tan gayrıyı hedef tutan ibadet suçtur. Gösteriş için, kılınan namaz, dıştan temiz, saf görünürse de içi gizli şirkle bulanmaktadır. (II, 3384-85.)

Başkaları tarafından takdir edilme ve beğenilme, nefse hoş gelen bir durumdur. Kişi bu duyguyu kontrol edemezse davranışlarını bu arzu doğrultusunda gerçekleştirmeye çalışır, zamanla insanların yanında başka türlü, yalnızken başka türlü davranmaya başlar ve ikiyüzlü bir kişiliğe bürünür. Hâlbuki insanları bu şekilde aldattığını düşünen riyakârın bu sahte tavrı, ahirette ortaya çıkacaktır. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.s.) “…Kim, görsünler (riya) ve duysunlar (süm’a) diye bir kişiyi yüceltirse Allah da kıyamet günü onun gösteriş ve insanlara duyurma niyetini ortaya çıkarır.” (Ebu Davud, Edeb, 35; Darimî, Rikâk, 35.) buyurmuştur.